BÜYÜMEDEN İNANILAN ŞEY’LERE DAİR

Öykü: Sevda Deniz K.

“Şuna bak ya umurunda bile değil. Oğuz, oğlum hey sana diyorum! Cevap alamayınca iyice sinirlendi. “Salak ya.”

Oğuz, okulun merdivenlerini hiç acele etmeden indi. Kendisinden üç yaş büyük olan abisine, “Salak değilim.” dedi kendinden emin. “Ben bir iyilik meleğiyim, kambur değilim. Annem sırtımdaki o çıkıntın kanat yeri olduğunu söyledi.” İçi rahattı, gülümsedi. Dökülen ön dişleri bile yüzünü kaplayan tebessümün güzelliğini bozamadı.

“Tatlım, istersen eve ben bırakabilirim seni.”

Necla Teyze, ne zaman yanlarına gelmişti de elini incitmekten korkar gibi hafif bir dokunuşla omzuna bırakmıştı. Çocuk, sevinerek sıra arkadaşı Burcu’nun annesinin elini tuttu. “Yemeğimizi yedikten sonra Burcu’yla sokakta oynayabilir miyiz?” diye de sordu en şirin hâlini takınarak. O sırada ne Oğuz ne de genç kadın, diğer iki çocuk arasında yaşanan küçük arbedeyi fark etti. Can, “Çilli böcek gelmiş.” dedi pis pis sırıtarak. Burcu ise hiç alttan alacak tarzda bir kız değildi. “Fasulye sırığı çok konuşma!” dedi. Küçücük ellerinin olanca kuvvetiyle de boyunun yettiği yere Can’ın tam belinin ortasına yumruk attı. Ardından o da pis bir sırıtışla ekledi. “Annene söyle seni fazla sulamasın. Her sabah çişli çarşaflarını yıkamaktan da bıkmıştır zaten.”

Genç kadın, balkonda oturmuş oğlunun okuldan gelmesini bekliyordu. Hava serin, rüzgâr da tatlı sert esiyordu. Biraz önce astığı çamaşırlar çabuk kuruyacaktı. Aklından şimşek hızıyla geçen, “Keşke Oğuz’a montunu giydirseydim. Hem kamburu da belli olmazdı.” düşüncesi suç işlemiş gibi canının sıkılmasına neden oldu. Sanki ayıbı olur olmaz ortalığa dökülmüş birinin utancıyla da yüzünün kızardığını hissetti. Eli titredi. İçmek için kendini zorladığı suyu o sırada küçük balkon masasına döküldü.

“Böyle söyleme çocuğa. Onu kandırma. Oğlumuza kötülük ediyorsun.” diyordu hep kocası. Belki de doğru söylüyordu. Fakat onun anlamadığı bir şey vardı. Oğuz mutsuz olursa nasıl iyi bir çocukluk geçirebilirdi ki? Oğlunu kucağına verdikleri ilk dakikalarda içini kaplayan sıkıntı yine geldi yüreğine oturdu. En azından biraz büyüyene kadar oğluna kürek kemiğindeki anormalliği söyle-meyecekti. Kararlıydı. Hem gerçekten de çocuklar bir melek değil miydi?

Akşam yemeklerini yemişler, biraz oturmak için balkona çıkmışlardı. Genç adam başını gazete-sinden kaldırdığında gördüklerinden hoşlanmayan bir ifadeyle baktı karısına ve oğluna. Oğuz diz-lerinin üzerine eğilmiş -bu duruşla iyice kamburlaşıyordu- tabletinden çizgi film izliyordu. Karısı ise cep telefonuna kendini öyle bir kaptırmıştı ki ne demlediği çayı, ne de -hepsinin en çok sevdiği atıştırmalık- kurabiyeyi getirmişti. Sert bir tonda konuştu. “Kaç defa dedim sana telefonla değil çocuklarınla ilgilen! Can nerede?” Kadın utanmıştı. Cevap vermedi, başını öne eğdi sadece. İkisi de bu uyarının neden yapıldığını biliyordu. Balkon duvarı alçaktı ve bu konuda apartman yönetimiyle bir türlü uzlaşma yolunu bulamayan adam çok huzursuzdu. Yüksek sesle söylendi. “Kabul etmezlerse etmesinler yine de balkona korkuluk yaptıracağım. İstedikleri yere şikâyet etsinler.”
“Burcu sırtıma bak! Sanki kanatlarım iyice belirgin olmaya başladı. Yakında çıkarlar.” Oğuz yerinde duramıyordu, öyle mutluydu ki. “Çizgi filmlerdeki gibi belki bir gecede bile çıkabilirler.” diye hevesle konuşuyordu. “O zaman bize izin vermedikleri her yere uçarak gideceğim. Senin için de bir şeyler bulurum belki oralarda.” Sevinçle ellerini çırptı. “Uçarım ve canım ne isterse alır kaçarım.” Burcu duyduklarından hoşlanmamıştı. Arkadaşının sırtındaki eğrilik artmaya başla-mıştı. Suratını astı. İsteksiz konuştu. “Akıllım, melekler hırsızlık yapmaz ki.” Oğuz’un da bir anda canı sıkıldı. Burcu’ya aşağıdaki evin bahçesinden erik toplayalım demek için gelmişti ama vazgeçti. “Haklısın melekler yaramazlık da yapmazlar.”

Genç kadın tam kapıdan çıkarken oğluna seslendi.

“Kardeşinle yaramazlık yapmadan, evi dağıtma-dan güzel güzel oynayın. Kapıyı da kimseye aç-mayın. Tamam mı? Marketten bir şeyler alıp hemen geleceğim.”
Oğuz zaten odasında kendi hâlindeydi. Süpermen çizgi filmini izliyordu. Ama abisinin rahat durmak gibi bir niyeti yoktu. Annesi evden çıkar çıkmaz kardeşinin odasına girdi. İlk işi çocuğun elinden tabletini çekip almak oldu. “Bırak şu bebek işlerini artık.” Sonra da bir hamlede yatağın üzerine çıktı ve sere serpe uzandı. Oğuz ağlamamak için kendini zor tutuyordu. “Kalksana yatağımdan sırık. Bozmasana örtümü.” diye bağırdı. Can, ‘sırık’ lafına çok içerliyordu aslında ama kızdığını belli etmedi. Aldırmaz bir tavırla, “Örtüye de bakın. Örümcek Adam resimli battaniye. Tam bebek işi.” İyice keyfi yerine gelmişti. Bu fırsat eline her zaman geçmiyordu. Öyle sinir oluyordu ki kardeşine. Ne vardı yani, kambur diye bu kadar kayırılmazdı ki bir çocuk. Hep o vardı annesinin babasının aklında. O ne isterse anında ye-rine getiriliyor hep o düşünülüyordu. Ne zaman itiraz edecek olsa babası, “Oğlum görmüyor musun onun fiziksel olarak eksikliği var. Sen öyle misin? Daha şimdiden belli ne kadar yakışıklı ve uzun boylu olacağın. Kardeşin ise hayata eksiyle başladı.” Ne demek istiyordu? “Kusursuz doğduğum için görmezden mi gelinmem lazım?” Hissettiklerini kelimelere dökmeyi bilmiyordu. Bu yüzden her geçen gün daha fazla hırçınlaşıyordu. Fırsat bulduğu anda da kardeşinin canını yakı-yordu. Hem Oğuz’un gözleri belki de dünyanın en güzel gözleriydi. Öğretmeni, bir keresinde onun için “Bu kadar güzel bir göz rengi görmedim bu yaşıma kadar.” dememiş miydi? Bir de Oğuz, bütün sınıf arkadaşlarından daha zekiydi. Daha dört yaşında okumayı kendi kendine öğrenmişti. Ona göre kardeşinin en büyük sorunu çok fazla masal kitabı okuması ve çizgi filmlere olan düş-künlüğüydü. Çok da hayalperestti. Hayalperest ne demek bilmiyordu ama babasından duymuştu.

Can, “Kambursun işte, melek değil. Annem sana yalan söylüyor.” dedikten sonra yatağın üzerine bağdaş kurarak oturdu. Ve saymaya başladı. “Bir, iki, üç, dört…” Ona kadar saymadan kardeşinin ağlamaya başlayacağından emindi. Fakat beklediği olmadı. Gözleri dolan Oğuz, ağlamak yerine yumruklarını sıktı. Dişlerinin arasından belli belirsiz kelimelerle konuştu. “Görürsün şimdi sen. Bir melek olacağım ve uçabildiğimi görünce sen de beni kıskanacaksın.” Abisinin kahkahalarını ardında bırakarak odasından çıktı. “Ne o, gidip bir yerlere saklanıp ağlayacak mısın?” diyen Can’a cevap vermedi. Ağlamaya hiç niyeti yoktu. Madem bir melekti, o zaman kanatları ihtiyacı oldu-ğunda çıkmalıydı. Yalnız başına çıkması yasak olan balkona çıktı. Küçük masayı balkonun kor-kuluğuna yaklaştırdı ve fazla zorlanmadan üstüne çıktı. Karşı apartmanın balkonunda annesiyle oturan Burcu’yu görünce heyecanla onlara el salladı. Onlar da onu balkonda, duvarın dibinde gö-rünce korkuyla ayağa fırladılar. Burcu “Oğuz, in aşağıya!” diye bağırmak için ağzını açmıştı ki ilk şaşkınlığını atlatan annesi, kızını sus anlamına gelen bir el hareketiyle durdurdu. Olabildiğince sakin kalmaya çalışarak konuştu. “Oğuz, biz de size gelecektik. Burcu ve sana muzlu pasta yap-mıştım. Hadi kapıyı aç da bekle. Hemen geliyoruz.” Çocuk biraz duraksadı. Pasta yeme fikri çok cazipti. Ama sırık abisine uçabileceğini göstermek istiyordu. Kollarını iki yana açtı. Doğrulabildiği kadar doğruldu ve hafifçe öne eğildi.

• • •

“Gerçekten o son dilimi de yiyecek misin?” diye endişeyle sordu Burcu. O sırada çalan kapı ikisi-nin de dikkatini dağıttı. Burcu çıkarken parmağını tehdit eder gibi bir ifadeyle kocasına doğrultup salladı. Oğuz ise muzip bir ifadeyle çatalını tabağına ritmik hareketlerle vuruyordu. Karısı, odaya Can ile beraber döndüğünde ilk lokmayı ağzına atmak üzereydi. Abisi “Hey o benim hakkım. Sa-kın yemeye kalkma!” diye yalancı bir kızgınlıkla bağırdı. Oğuz, pişkin pişkin “Ooo, sırık abim gelmiş. Hiç yer miyim yahu ben senin hakkını.” derken çatalını “Kaptırdık son dilimi.” diyerek bıraktı. Gülmeye başladılar. “Ya tabi bilirim hiç yer misin? Seni gidi tatlı canavar. Ne olacak.” dedi Can, kardeşine sarılırken.
Bahar gelmişti. Bahçede açan çiçeklerin kokusunu içlerine çektiler. Üçünün de keyfi yerindeydi. Abisi muzlu pastanın son dilimini yerken -Burcu da bu pastayı en az annesi kadar güzel yapıyordu- kardeşine sevgiyle baktı. Ne o gün ne de daha sonra -üstünden yıllar geçmişti- bir daha o günü konuşmamışlardı. Oğuz, tam kendini aşağıya bırakmaya hazırlanırken Can’ın sessizce, yaşından beklenmeyecek bir soğukkanlılıkla hiç panik yapmadan gelişini… Burcu’nun annesi, Oğuz’u ko-nuşturarak oyalarken Can’ın da kardeşinin beline sımsıkı sarılarak çocuğun hayatını kurtardığını…

Sohbetleri, gelecek hayalleri, Oğuz’un yazdığı son fantastik romanın başarısı üzerineydi. Can, Burcu’ya, “Hamilelik seni çirkinleştirdi.” derken kardeşine göz kırptı. Burcu’yu kızdırmaktan çok hoşlanıyorlardı, o da eline geçen ufak tefek nesneleri iki kardeşe fırlatmaktan hoşlanıyordu.

Can, “Çok oturdun. Kalk yerinden çilli güzel. Bir bardak daha çay ver bana.” dedi çerez tabağını kardeşinin önünden çekerken. Burcu, “Haklısın aslında sırık abim bu kadar hareketsiz kalmam iyi değil.” diyerek yerinden kalktı. “Sizinle laflayacağım diye yemeği yakacağım neredeyse.” O sırada Oğuz da yıllar önce yaptığını yapıyor abisinin özenle taradığı saçlarını karıştırıyordu.